Kalem ve Defterlerim

Artık güz mevsimi gelmiş, yaklaşmıştı. Ben bir kalem için arasıra babamı rahatsız edip duruyordum.

– Baba, ne zaman şehre gideceksin?
– Şu harmanlıkları kaldıralım da.
– Bana kalem getirecek misin?
– Hele dur, daha yaşın küçük. Biraz daha büyürsen seni başka bir köye, hocaya gönderirim. O zaman sana bir kalem ve bir de defter alırım.

Ben ağlamaya başladım. Bir kaleme sahip olma ümidim biraz zayıflamıştı. Neyse ki, tekrar babam:

– Ağlama, şehre gidersem inşallah sana bir kalem alırım.

Biraz olsun ümitlerim tazelenmişti. Bir akşam yatağıma girdim. Daha yatmamıştım. Babam benim hakkımda anneme birşeyler söylüyor, misafir evinde yazdığım yazıyı ve ev sahibinden aldığı cevabı anneme anlatarak sevincini anlatıyordu. Uykum kaçtı, yorganın altından dinlemeye başladım. Babam:

– İbrahim, misafirliğe gittiğimizde Ali’nin evinde, eski yazı ile yazılmış bir mektubu baka baka başka bir kağıda yazdı. Ali bana “Bu çocuk okur” dedi. Bu sefer şehre gidersem kendine bir kalem getireceğim. Annem:
– Sen bilirsin ama, daha kıymetini bilmez. Bir günde kırar atar.

Babamın dediklerine çok sevindiğim gibi annemin dediklerine de çok üzülerek, seslenmeden yorganımı başıma çekip yattım.

Harmanlar kaldırılmış, artık babam şehre gitmek için hazırlık yapıyordu. Bu da ya sonbahar ya da ilkbahar mevsiminde oluyordu. Eğer bu gidişte bir kalem sahibi olmazsam, bu iş ilkbahara kadar kalabilirdi. Şehre gitme işinin sabahleyin erkenden olacağını söylediler. O gece ya uyuyamadım, ya da korkarak uyumuşum, çünkü bir kalem almak için babamla beraber şehre gitmeyi tasarlıyordum. Fakat köyümüz şehre 40 km. idi ve yolculuk eşeklerle yapılacaktı.

Sabahleyin babam kalkar kalkmaz hemen ben de yataktan fırladım, yakasına yapıştım.

– Beni de götüreceksin!
– Oğlum, uzak bir yoldur. Seni götüremem..

Arkasından ağladım ve nihayet yemin ederek bana bir kalem getireceğini vaadetti babam. Şehre gidip gelme  üç gün sürdü. Bu üç günü çok zor geçirdim. Arasıra anneme:

– Anne, babam ne zaman gelecek?
– Oğlum merak etme , yarın gelir.

Bazen de fazla rahatsız ettiğim zaman beni azarlardı. Çünkü annem, bana babam kadar anlayış göstererek sorularıma cevap vermezdi. İple çektiğim bu üç gün bitti.

– Baba, beni ne zaman bir hocanın yanına göndereceksin?
– Oğlum daha yaşın küçük, biraz daha büyürsen seni bir yakın köye gönderirim, diyordu. Merakım yalnız okuma değildi. Çalışmayı ve iş tutmayı, tuttuğum işleri iyi başarmayı da severdim. Bunun içindir ki köyün yanındaki bahçelere baktıkça kendi kendime; “Madem ki tarlalarımız varmış, neden bahçemiz olmasın.” diye düşünür bunun için de babama sorardım:

– Baba ne var, bir defa gidip tarlamı görsem!
-Peki oğlum, birgün gidip bakalım.

Elimden kurtulamayacağını anlamış olmalı ki, bir sabah kalkıp tarlamıza bakmaya gittik. Evvela sulu tarlayı gezdiki. Tarlanın tam orta yerine yakın, su eksilmeyen bir yerde 70’lik yani yetmiş yaşında bir söğüt ile, 50’lik yani elli yaşında üç tane kavak ağacı vardı. Bizim de dikili ağacımız olduğunu görünce çok sevindim. Tarlamız köyden yaklaşık 4 km. uzakta mezradaydı. Babam sabahleyin gider, bu tarlada çift sürer, akşam eve gelirdi. Babama bu durumu soruyordum:

– Baba tarlalarımızın yanında niçin evimiz yok?
– Ah oğlum, evimiz de vardı, tarlalarımız da daha çoktu. Ama ben bir sulu tarla ile evi sattım. Bir sürü yaparak, bir zamanlar yaylaya gittim. Sen de biz yaylada iken dünyaya geldin. Bütün dediklerin doğru ama daha siz küçüksünüz. Ben yalnız başıma tarla işlerinde başarılı olamıyorum.

Nihayet 1941’de babam köydeki evimizi sattı. Göçüp tarlalarımızın başına gittik. Tarlaların taşı ve toprağı ile çoluk çocuk olarak uğraşmaya başladık. Bir yandan taşlarını toplayıp kenarlarına yığıyoruz. Fakat ben ne yapsam, nereye gitsem kalemimi ve kağıdımı yanımdan ayırmıyorum. İstirahat saatlarında mutlaka kalemimi ve defterimi çıkarıp birşeyler çiziyorum. Babam bir budakçı getirerek tarlamızın ortasındaki ağaçları budattırdı. Herkes, yani sulu tarlası olanlar, gelip kavak fidanı seçip götürdüler. Babama:

– Baba sulu tarlamız var, niye fidanları ele veriyorsun da sen dikmiyorsun?
– Biz yetiştiremeyiz, mallar yer, kurur..
– Bu koca ağaçlar nasıl yetişmiş?
– Bunları eskiden babam, amcam ve abim dikmişler. Bu tarlada çok ağaç vardı. Biz hepsini kestik. Kala kala bu üç ağaç kaldı.
– Peki evvel nasıl yetiştirmişler?
– Evvel tarlaların etrafı muhafazalı imiş, sonra tarlanın çevresindeki duvarlar yıkılmış, taşlarını da el götürmüş.
– Baba biz yeniden yaparız..
– İnşallah.. Yaparsınız, canınız sağ olsun.

Babam eve gitti. Ben de satırı aldım. Onbeş yirmi fidan düzelttim. Tarlanın milli bir yerine birer ayak arayla miller batırdım. O zamana kadar babam geldi. Şöyle baktı:

– O ne İbrahim, ne yapıyorsun?
– Baba baksana bahçeme, güzel olmamış mı?

Babam bağırarak evvela üzerime hücum etti. Sonra da ne hevesle ve zorlukla diktiğim fidanları bir taraftan yerden çekip tek tek kırıp doğramaya başladı. Köpüre köpüre:

– Bunlar evlat değil, bunlar ancak insana dert peydah ederler. Bana bahçe dikiyor. Yarın mallara yedirecek, kırdıracak, bana dert olacak!

Ben bağıra bağıra kendimi ordan oraya atıyordum ki, sesimi annem duymuş. Eee, ana yüreği değil mi, dayanamamış. Baktım koşa koşa gelerek imdadıma yetişti.

– Ne var, İbrahim’i niye ağlattın?

Daha babam birşey demeden ben sesimi biraz daha yükselterek feryad ettim:

– Anne baksana babam bahçemi kırıyor.

Annem kavuşarak babamın elinden tuttu.

– Ne var ricamı kabul et. Bu kalanları çekip kırma diyerek yalvardı. Babam:
– Peki bunlar kalsın, dedi ve çekildi. Fakat dört tane kalmıştı.

İyi ya buna da şükür. Dört kavak fidanı da olsa benim bir bahçem vardır diyerek bu ağaçlara hizmet etmeye başladım. Zaman geçip ağaçlar da yeşerince, benim bahçem de yeşerdi. Hem de çok gür bir şekilde…

O yaz babam tarlalarımızın yakınında bize bir ev yaptı. Artık sulu tarlalarımıza yakın olmuştuk (1944).

Ben bizim kuzuları güdüyordum. Hergün hava ısınınca kuzularımı çayıra indirirdim ve diktiğim ağaçlarıma bakardım. Etrafını çalılarla çevirdim. Zaman zaman sulamayı ihmal etmiyordum. Bu çalışmalarıma paralel olarak çizgi çizmeyi de fırsat buldukça hiç ihmal etmiyordum.

Böylece o yaz  geçti. Gelecek yaz geldi. Benim ağaçlarım da iyi bir şekilde yeşermeye başladılar. Babamın arasıra benim küçük bahçeme bakarak sevindiğini ve kırdığı fidanlarım için üzüldüğünü fark ediyordum.

Babamın görüşüne karşı benim görüşüm başarı kazanmıştı. Bu sefer, babam da hevesimize katılarak ağaç dikmemize seslenmez oldu. Hatta, artık bize yardımcı oluyordu. Böylece bir-iki yıl içinde abimle beraber karınca gibi çalışara, tarlamızı çevrenin en sevimli bahçesi haline getirdik.

“Ağaç dikmeyin, erik, şeftali dikmeyin. Olmaz. Kurur da emeğiniz boşa gider.”  diyenler şimdi hep bize imreniyorlardı. Bizden örnek alıyorlardı.

Ağaçları çok seviyordum. Bir gün bizim kuzuları güderken gördüm ki, benden büyük birkaç çocuk gelip söğütlerden birer dal kesip değnek yaptılar. Daha sonra da ağaçların köklerini bıçakla yontup sıyırdılar. Neden böyle yaptıklarını aklım almamıştı.

Bir sığırcımız vardı. Adı Süleyman’dı. Birgün Süleyman dayıya dedim ki:

– Süleyman dayı, bak bu ağaçlar ne kadar güzel şeylerdir. Bizler gölgesinde oturuyoruz, dallarından kendimize değnek yapıyoruz. Yapraklarından kuzularımıza döküp veriyoruz. Bu kadar faydası olan ağaçları neden bazı çocuklar kurutmak için köklerini yontuyorlar?

Süleyman dayı başını önüne eğerek birkaç dakika düşündükten sonra bana döndü ve şöyle dedi:

– Bana bak İbrahim, eğer herkes senin gibi düşünürse bu dünya bir cennet olur.. Demek her insan aynı düşünemiyor.

Bu cevaba karşı sessiz durmakla yetinip içimi çektim…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s