Okuma Hevesi

Köyümüz, doğusunda yüksek bir dağa dayalı, batısında ise 15000 m2 kadar düzlük bulunan, çukurluk bir yerde kurulmuştur. Üçyüz m. kadar uzakta, köyün kuzeyinde bilek kalınlığında akan bir çeşme(pınar) vardır. Bu pınarın akıp giden suyundan ancak iki aile faydalanmaktadır. Bu iki aile, bu su ile bahçe yetiştirmiştir. Diğer altmış haneye yakın köy halkı, bu çeşmeden ancak su içerler. Çünkü köyün çevresindeki arazi iki aile elindedir. Diğer ailelerden bazılarının arazileri varsa da köyden uzaklardadır.

Ben beş-altı yaşındayken devamlı babama soru sorardım. O tarihlerde beş-altı yaşında olduğumu şimdi şöyle tahmin ediyorum: Devamlı grup halinde tayyareler doğudan batıya ve batıdan doğuya uçuyorlardı. Ben, babama:
– Baba, bu tayyareler neden bugünlerde çok uçuyorlar?
– Oğlum, ortalığın durumu “kötü” diyorlar. Harp olacakmış.
– Bu tayyareler nereye gidiyorlar?

– Bu tayyarelerle cepheye asker götürüyorlarve diğer ihtiyaçları karşılıyorlar.
– Baba sen niye okumadın?
– Oğlum, evvel okumak çok zordu. Bir de her yerde hocalar bulunamıyordu. Ancak zenginler özel hocalar tutarak çocuklarını okuturlardı. Babam okuma yazma biliyormuş. Hatta malcılık yapmıştır. Fakat bizler küçükken babamız ölmüş. Annemiz de kocaya varmış. Biz de amcamızın yengemizin yanında büyüdük. Okumayı nerede nasıl öğrenecektik?..
– Baba okumak iyi midir?
– Tabii iyidir. Okuma yazmayı bilmeyen, yarım adam sayılır bence.
– Baba, ben de okumak istiyorum. Okumayı seviyorum.
-Ah oğlum! Ben de isterim sizleri okutmayı; fakat ne yapalım, köyümüzde okul yoktur. Bir de okumanın çok masrafı olur: Kalem, defter, kitaplar..
– Baba köyde bazı çocuklar başka köylere giderek hoca’dan okuyorlar. Beni de salsanız olmaz mı?
– Nasıl salsak oğlum! Buna para lazım.
– Baba, Hasan gilin bahçesi var da neden bizim bahçemiz yoktur? Bizim tarlamız yok mu?
– Bizim de tarlamız var, ve suludur.
– O halde niçin gidip tarlamızı bahçe yapmıyoruz? Keşke bizim de ağaçlarımız olsa!
– Tarlamız hem köyden uzaktır, hem de çevresi açıktır. Singeç yoktur. Ağaç diksem mallar yer, bu sefer de adama dert olur..
– Ben büyürsem tarlamın çevresine singeç çekerek güzel bir bahçe dikeceğim.
– İnşallah oğlum..
– Baba ben yazı yazmak istiyorum. Fakat kalemim defterim yoktur. Baba öğretmen adam döver mi?
– Hayır oğlum, öğretmen insanı dövmez, öğretmen bilgi öğretir. Ancak terbiyesizlik yapanları cezalandırır.
– Baba, keşke bir kalemim olsa!
– Oğlum, sen daha küçüksün, büyüyünce seni başka köye gönderirim. Üç ay okudun mu okur-yazar olursun.
– Baba niçin bizim köyün okulu yok?
– Ah oğlum, bundan kaç sene önce bizlerden para topladılar. Okul yapılacaktı ve hükümet de parasız bir öğretmen verecekti. Fakat dedikleri çıkmadı.
– Baba, sen herşeyi bilirsin değil mi?
– Oğlum ben çok gurbet gezdim. Çok adamla karşılaştım. Gurbet gezmek, hemen hemen yarı okumaya bedeldir.

Çift sürmede, çalışmada hep babamla gidip gelirdim, bitmez sorular sorardım.
– Baba, peygamberler nasıl adamlardır?
– Peygamberler, temiz ahlaklı ve üstün zekalı insanlardır. Peygamberlik görevi Allah tarafından kendilerine vahiy olunmuştur.

Bunlar gibi bitmez, tükenmez sorularla devamlı babamı rahatsız ederdim. Fakat babam usanmadan, doğru veya yanlış bütün sorularıma cevap verirdi. Usanıp beni azarlamazdı. Bir yere gitse beni de beraberinde götürürdü. Benden büyük abim Ali ve benden küçük iki kardeşim Fadime ve Hüseyin vardı. Babam akşamları köy odasına giderken ekseriyetle beraberinde beni götürürdü.

Ancak çocukluk oyunlarından şu değirmi meselesini hiç unutmam: Bir kış günü köyün sokakları su biriken yerlerde buz tutmuş, değirmisi olan tüm çocuklar bu buz tabakalarının üzerinde değirmilerini döndürüyorlardı. Ben bu oyuncağı hayranlıkla seyrederken bir değirmi satıcısı geldi. Tanesini beş kuruşa satıyordu. Gidip babama söyledim. Bana bir değirmi almadı. Sanırım o zaman beş kuruş iyi bir paraymış.

Kalem ve deftere meraklı olduğum kadar, bıçağa da meraklıydım. Her zaman bir bıçağım olurdu. En çok da bıçağı, yaş söğütlerden düdük yapmakta kullanırdım.

Birgün küçük kardeşim Hüseyin’i kucaklayıp da harmanlıkta gezdiriyordum. Annem bir kilim dokuyordu. Babam da çift sürmeye gitmişti. O sene köyden mezraya, tarlamızın başına göçmüştük. Tarlamız evlerin önündeydi. Tarlanın kenarında altı hanelik mezranın su içtiği bir kuyumuz vardı. Bu kuyu babamın dedesi tarafından eştirilmişti. 12 arşın derinliğinde idi, yani yaklaşık 9 m., içinde yaklaşık 2 m. kadar da su vardı.

Bizim tarlanın içinde bir başka çocuk su hendeğini bozuyordu. Güya ben buna mani olmak içni tarlaya doğru yürüdüm. Küçük kardeşim kucağımda olduğu halde ikimiz birlikte kuyuya düştük. Bazen dinlediğimiz hikayelerde yerin altı olduğunu söylerlerdi. Ben de o anda yerin altına geçtiğimi sanmıştım.

Birden kendime geldim ki suyun üzerinde fırıldak gibi dönüşüyoruz. Hemen kendimi toparlayıp, her bir ayağımı kuyunun duvarının bir tarafına dayadım ve sırtımı duvara verdim. Kardeşimi de dizime dayatarak kolundan tuttum.
– İmdat, ben kuyuya düştüm, beni kurtarın diye bağırdım.

Hemen köyde bulunanlar kuyunun üzerine akıştılar ve biri inip ip bağlayarak evvele kardeşimi sonra da beni çıkardılar. Rahmetli annem, Hüseyin’i sağ olarak eline alınca “İbrahim’i çıkarmayın, orada kalsın.” dedi.

Dizlerim ve suratım sıyrılmıştı. Beni yokladılar, başka yaralarım var mı diye. Bir avucumu açtılar ki, bıçağım avucumun içindedir. Beni böyle gören komşular buna hayret ettiler: “Bakın, İbrahim bıçağını bırakmamış elinden!” dediler.

Babam çift sürmeden gelirse beni döver diye korkmuştum. Akşam üstü babam çift sürmeden geldi. Bizim kuyudan sağ çıkarıldığımızı öğrenince sevindi ve iki kurban kesmeyi adadı. Daha ilkbahar olduğu için davarlar yenmiyordu. Kurbanlık oğlak almaya dört ay kadar zaman vardı.

Sonbaharda kurbanlık iki oğlak almak için bir gün başka köye misafirliğe gittik. Misafirliğe gittiğimiz evin sahibi bir mektup çıkarıp okudu. Ben ısrarla bu mektubu isteyerek adamın elinden aldım ve bir kalemle bir boş kağıt istedim. Ev sahibi beni kırmadan onları da temin edip bana verdi. Ben bu yazılara baka baka elimdeki kağıda çektim ve ev sahibine uzattım. Ev sahibi bir aslına baktı ve bir de benim yazdığıma baktı, dönüp gözlerime bakarak babama sordu:

– Mustafa, İbrahim okuyor mu?
– Hayır, okuduğu falan yoktur. İlle de bana bir kalem alacaksın diye ısrar ediyor. Bir şehire gitsem inşallah kendisine bir kalem alırı. Nasıl çizdikleri doğru mu?
– Doğrusu ben kensini okumuş zannettim. Maaşallah hepsini doğru yazmış. Sen ne yaparsan yap, bu çocuğu okut. Bu okur.

Ben biraz heyecanlandım, fakat babam kolay kolay heyecanlanmazdı. Yani heyecanını hissettirmezdi. Babamın gözlerine baktım. Tabii, babamın misafir evinde, “Ben şehire gidersem sana bir kalem alırım” sözü, bana büyük bir ümit olmuştu. Yani artık bir kalem sahibi olduğumu zannediyordum.

İki oğlak alıp getirdik babamla. Babam ikisini de kesip dağıttı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s