Archive for the ‘2- Askerlik Dönemi’ Category

Çiftçilik ve Seyyar Satıcılık

Aralık 10, 2008

Askerden döndükten sonra; iki yıl daha yazları çiftçilik, kışları da seyyar satıcılık yaparak geçirdim ve bu arada evlendim. Fakat tahsilli ve bilgili insanların yanında kendimi bir hiç sayıyordum.

Birgün Yazıköy’de öğretmenlik yapan Hasan Kaya’nın yanına gittim. Konuşma sırasında durumu şöyle anlattım:
– Hocam, ben okuyorum ve çok da kitap okudum. Fakat insanın diploması olmasa insan tahsilli sayılır mı?
– İbrahim, o nasıl söz? Sen tahsillilerden daha akıllı, daha bilgili çocuksun.
– Hayır öğretmenim, yani çalışıp diploma almak mümkün değil mi? Bunu demek istedim…
– Tabi tabi mümkün.

Bu sözleri bir öğretmenin ağzından duyunca sanki yeniden dünyaya geliyordum. Çünkü okul dışında okuma olanağı olduğnu bilmiyordum. O an altı yaşındaki bir çocuk kadar sevinmiştim.

– Öyleyse ben de ilkokul diploması alabilir miyim Hocam?
– Ne demek bu, çalışırsan tabii alırsın.
– Sen ilkokul beşinci sınıfın kitaplarını alarak, bir iki kere okursan kafidir.
– Ondan sonra ne olacak?
– Ondan sonra bir dilekçe ile ilçede Kaymakamlığa veya ilde Valiliğe müracaat edip bir öğrenci gibi kaydını yaptıracaksın. Bu dediğim kitapları al oku, yanıma gel. Ben seni denetleyeceğim. Ondan sonra sınava gir.

Hasan öğretmenden beşinci sınıf kitaplarının listesini aldım ve teşekkür ederek ayrıldım.

Sigaraya Son

Aralık 10, 2008

Okuma hevesim gibi sigara içme hevesim de altı yaşımda başlamıştı. Tabii ki sigara içme hevesi; gençlerin sokakta giderken sigara içip de dumanını arkasından üfleyerek burnunu havaya kaldırması, çocukları da sigara içmeye imrendirmektedir.

Evvela sigara izmaritlerini toplayarak içmeye başladım. Sonraları da param oldukça alıp içiyordum. Askerde iyi bir tiryaki olmuştum. Ancak okuduğum bazı kitaplardan sigaranın zararlarını seziyordum. Hatta bir dergide okumuştum: Günde bir paket sigara içen bir insan, tüm ömründen onbeş yıl kaybetmiş oluyor. Yani eğer yetmişbeş yıl dinç ve sıhhatli yaşayacaksa altmış yaşında çöküyor ve yaşamdan zevk almaz duruma geliyor…

Fakat sigara bırakmaya hiç bu bilgilerin gücü yetmez. Çünkü sigara içen her kime sorsan zararını iyi bildiğini söyler; fakat “Bırakamam” der. Ben Erzurum-Tafta’da askerliğimi yaparken sigara içiyorum. Zaman Şubat 1956. Çevrede bir merte kar bulunmaktadır. O sıra mektubum gecikmiş ve canrım sıkılmaktadır. Ve sigarayı sigarayla yakıyorum. Akşam üstü öksürmeye başladım. Saat 23’e yaklaştı, koğuşta herkes yattı. Yalnız nöbetçi ile ben kaldık. Ama öksürükten çatlayacağım, bununla beraber sigara içmeye devam ediyorum ve sigara içtikçe öksürüğüm daha da artıyor…

O an bana bir ses: “İbrahim sen hiç DÜŞÜNMEZ MİSİN? Sen öksürükten çatlayacaksın. Sigara ise zaten öksürüğü artırır… Sen hala sigara içmeye devam ediyorsun… SEN HİÇ DÜŞÜNMEZ MİSİN?”

İbrahim, bu sesi dinle, dedim kendi kendime. Şu an düşünüp birşey yapmam lazım. Öyleyse sigarayı bırakayım, sigarayı bırakmam için de kesin bir karar almam lazım; hemen kararımı verdim ve çantamı açıp bütün sigaralarımı sobaya döktüm. Onlar çatır çatır yandı ve seyrettim.

Nöbetçi koşup yanıma geldi: “Sen ne yapıyorsun, niye bu sigaraları yakıyorsun?” dedi. Ben “Sigarayı tergiyorum” dedim…
– Bari bir içene verseydin…
– Zararlı görüp tergediğimi başkasına verip içirmek günah değil mi?

Bu cevaba karşı söyleyecek söz bulamadı nöbetçi. Bir saat kadar oturdum, öksürüğüm azaldı ve yatağıma uzanıp yattım.

Böylece, çok sevdiğim sigarayı bırakmış oldum.

Dilerim bütün sigara tiryakileri böyle olsunlar ve bırakınca da bir daha başlamasınlar.

Ahlakın Önemi

Aralık 10, 2008

Erzurum’da askerliğimi yaparken bir asker arkadaşım, pazar günleri gidip gezerken; “Bazı uyumlu kadınlar” bulduğunu söyledi ve beni de bu yollara teşvik etmek istedi:

– İbrahim, ben birini buldum; bu pazar izin alıp seninle gidelim, dedi.

Ben bu arkadaşa şu cevabı verdim:
– Arkadaş, biz burada askerlik yapıyoruz. Buna vatan borcu, namus borcu diyoruz. Burada hepimiz bekarız. İsterse memlekette de hepimiz bekar olalım, bu da önemli değil. Fakat hepimizin anası var, bacısı var. Diyelim ki bazılarımızın bacıları da yoktur. Fakat hepimizin anası vardır. O halde hepimiz namus sahibiyiz. Birisi namusumuza kötü gözle baksa nasıl gücümüze gider. Öyleyse bizim de gidip kötü yollarda gezmemiz doğru olmaz. Çünkü kendi namusunu seven, elin namusuna da kötü bakamaz ve bakmaması gerekir.

Bu arkadaşım beni dinledikten sonra, bana hak verdi:
– İbrahim, arkadaşım sözlerin beni bağladı. Artık ben de gitmeyeceğim ve kötü arkadaşlarla arkadaşlık yapmayacağım, dedi.

Bu arkadaşımın sonraları gidip gitmediğini bilemem ama, arasıra yanıma gelip benimle sohbet ederdi. Artık kötü yollara gitmediğini ve kötülüğün iyi birşey olmadığını söylerdi ve bunu bazı arkadaşlarına anlattıklarını da açıklardı. Bu tavsiyede başarılı olduğum da beni mutlu ediyordu.

Zaten bu konuda bana sorup “Herşey nedir?” deseler, ben, “Herşey; iyi ahlaklı, çalışkan ve bilinçli olmaktır” derim.

Askerliğim süresince iznimi kullanmayıp, askerliğimin sonunda kullandım. 19.09.1957 tarihinde teskerem doldurularak askerlik şubeme geldi.

Bir Anı

Aralık 10, 2008

İzmir’den Tafta’ya 14 kişi gitmiştik. Çoğumuzu 3. Bölüğe vermişlerdi. Akşam oldu, bölüğün forslu çavuşlarından; kısa boylu, sarı bir çavuş bizi sıraya dizdi. Bize bazı sorular sordu. Sonra, “Gönüllü koğuşu kim temizleyecek?” dedi. Ben parmak kaldırdım. Başka parmak kaldıran da oldu. Ne ise biz iki kişi koğuşu temizlemeye başladık. Sabri Çavuş (ismini sonradan öğrendim) bizi izliyordu.

Ben İzmir’de bir kol saati almıştım. Altın kaplamalı ve kordonu da altın sarısı idi. Bu saatin kolumda parladığını gördü. Beni çağırdı:

– Ha, sen kel pakalüm puraya.

Ben esas duruşa geçtim, ama durumu sezdim.

– Buyurun çavuşum.
– Ha senun adun ne?
– İbrahim Özdemir. Bana İbo da derler…
– Ha İbrahim, şu saatina pakapilur muyum?
– Tabii bakabilirsin çavuşum, dedim ve saatimi kolumdan çıkarıp uzattım. Çavuş, saati evirdi, çevirdi. Bir defa koluna taktı, çıkardı. Bir bana baktı, bir saate batkı. Ben hiç istifimi bozmadım. Bütün nefesini topladı:
– Ha, İbrrahim, pu saat senun.
– Evet, benim çavuşum.
– Şey, yani dedim ki, kimse elinden zorla alamaz. Yani şu penum saatle senun saati tegüşelum!

Kolundan köhne, eski, rakamları görülmeyen saati çıkarıp bana uzattı. Ben yine durumumu bozmadım, saati alıp baktım. Geri çavuşa uzattım:

– Efendim, ben bu saati kendim kullanmak için aldım. Başkasına vermek için değil…

Sabri Çavuş yine bir bana baktı, bir de saate, biraz sertleşti: Galiba sert bir kayaya çarptığını anlamıştı. Kendini toparladı, saatimi bana uzattı.

– Temek öyle, al küle küle kullan, dedi.

Fakat bu işin burada bitmeyeceğini, Sabri Çavuş’un peşimi bırakmayacağını anlamıştım. Saatimi alıp koluma taktım. Kendi kendime, ne olursa olsun yine de saati çavuşa vermekten iyidir, diye kendimi cesaretlendirdim.

Artık Sabri Çavuş, hep beni izliyor, ağır vazifelere beri yolluyordu. Ama ben hiç fırsat vermemeye çalışıyordum. Aradan iki hafta geçti. Yeni devreden onbaşı namzetlerini yazdılar, ben de yazıldım.

Birkaç gün geçti, onbaşı olacakların sınav günü geldi. Sınava katılacak olanların isimleri okundu. Benim adım çıkmadı. Bölük Kumandanına başvurdum. Bölük Kumandanı:

– Oğlum, Bölükten ismini vermemişler. Bu isimler sınav için onaylandı. Biz şimdi ek yapamayız, dedi.

Sabri Çavuş bununla da yetinmedi. Bir nöbet yerinde bana hakaret etmeye başladı. Fakat hıncı boşa çıktı.

Aradan bir ay geçti. Bölük Kumandanı değişti. Bölük yazıcısının de izni çıktı. Sabahleyin Bölük Kumandanı bölüğü içtima etti:

– Bakın, 3. Bölük, bölük yazıcısı izne gidiyor. Ben bir yazıcı seçeceğim. Yazısı güzel olan, kendine güvenen üç adım ileri çıksın, dedi.

Ben üç adım ileri çıktım. Bir esas duruş gösterdim ki, ayaklarıma tahtayla vursalar eğilmez… Sağıma soluma baktım, başka kimse çıkmadı 150 kişilik koca bölükten. Bölük Kumandanı Teğmen Hamdi Boytorun:

– Yok mu başka kendine güvenen? dedi.

Hemen Sabri Çavuş Bölük Kumandanına bir selam verdi.

– Kumandanım, ha pu İbrahim yazıcılık yapar ama piz yapturmayız. Pu çok tik kafaludur. Hiç pizi dinlemiyor. Ha pu bölük yazıcısı olur ise bölüğü satar!

Tam müdafaa sırası gelmişti. Bölük ve Bölük Kumandanı huzurunda hesaplaşmalıydım.

– Kumandanım ben de konuşabilir miyim? dedim.
– Tabii İbrahim, konuşabilirsin.
– Efendim, biz İzmir’den buraya geldiğimiz akşam, Sabri Çavuş bu saatimi istedi. Ben de vermedim. Bu sebeple Sabri Çavuş hep benimle uğraşmaya başladı. Onbaşı sınavına da beni sokturmadı. Daha birçok hilelere başvurdu, diyerek olanların hepsini anlattım. Senin Sabri Çavuş kıpkırmızı kesildi. Kekeledi, birşeyler söyleyecek oldu, fakat ağzı kilitlendi.

Bölük Kumandanı:

– Tamam, tamam, galiba birşeyler anladım, yok mu başka güzel yazı yazabilen? dedi, bağırarak.

İki kişi daha çıktı benim yanıma, kağıt, kalem getirdiler. Üçümüz de örnek yazılar yazdık. Altına künyemizi yazıp imzaladık. Bölük Kumandanı yazılarımızı alıp götürdü.

Ben o akşamı iple çektim. Akşam talimden döndük. Baktım ki, bir er beni arıyor.

– İbrahim Özdemir kimdir? Bölük Kumandanı istiyor.

Hemen koşa koşa bölük yazıhanesine gittim. Sanki sevincimden uçuyordum. Sert bir esas duruşla: “ Buyurun Kumandanım, ben İbrahim Özdemir.”

Bölük Kumandanı beni bir daha göz ucu ile süzerek:

– Bak İbrahim, aleyhine yaratılan söylentilerin hiçbirine inanmak istemiyorum. Çalışmalarını beğenirsem seni yazıcılıktan çıkartmam.

– Peki Kumandanım, başarılı olmaya çalışacağım, dedim.

Az zamanda acemiliğim geçti, bölüğün bütün işlerini kavramaya başladım.

Birgün bölüğün, verilen rapora, tekmile göre sigaraları geldi. Ben kontrol ettim. Baktım Sabri Çavuş geldi:

– Pak ha yazıcı, sen bana o sabun ve sigaraları ver. Hep pen tağıturum.

Bir daha sabun ve sigaraları hesapladım ki, revirde olan 5 erin sabun ve sigaraları fazla kalıyor. Sabri Çavuş’un niyeti, bu beş kişilik sabun ve sigaraları satıp paraları cebe aktarmak. Bu da göz göre göre bir sahtekarlığa göz yummak olurdu.

– Bak Sabri Çavuş, bu sabun ve sigaraları ben dağıtacağım bölüğe.

Sabri Çavuş, alışkanlığını sürdürerek üstüme hücum etti. Tabii ben hemen kendisini etkisiz hale getirdim. Bölük bir arada, hepsi bize bakıyorlar, sonucu bekliyorlar: Ben bölük listesine göre sabun ve sigaraları dağıttım. Artan sabun ve sigaraları da ihtiyacı olan erlere sattım. Sabahleyin erkenden, bölük kumandanı yazıhaneye gelince, paraları masanın üstüne koyarak durumu olduğu gibi anlattım:

– Kumandanım, her seferinde bu paraları Sabri Çavuş yiyormuş. Bu sefer ben yedirmedim diye beni dövecekti. Bereket versin ki gücü bana yetmedi. Bütün bölük buna şahittir… Bu paraları da bölük giderlerine harcarız.
– Koş hemen Sabri Çavuş’u bana çağır.
Koşup Sabri Çavuş’u çağırdım. Kumandan:
– Sabri Çavuş, İbrahim’in dedikleri doğru mu?
Sebri Çavuş kekeledi, konuşamadı. Benzi bozuldu, dili tutuldu. Suçulu olduğu için konuşacak bir kelime bulamıyordu. Bölük Kumandanı bana dönerek:
– Durum anlaşıldı. Koş, nöbetçi çavuşu bana çağır.
Koşup nöbetçi çavuşu çağırdım. Kumandan:
– Çavuş hemen bir çadır kurdur. Bir yatak koysunlar. Sabri Çavuş üç gün katıksız hapis yatacak.
– Başüstüne Kumandanım, bir çadır kurdurup Sabri Çavuş’u üç gün katıksız yatıracağım.

Hemen nöbetçi çavuş, bir çadır kurdurup Sabri Çavuş’u içine koydu. Başına da iki nöbetçi dikti.

Askerde halen yeni yazı ile birlikte, eski yazıyı da geliştirmeye çalışıyordum. Birgün elimde bir eski yazı kitabı yazıhanede okuyorum. Birden bölük komutanı elimde gördü:
– O kitap ne İbrahim?
– Efendim, eski yazı kitabı, ben eski yazıyı da geliştirmek, okumak istiyorum.
– Peki Cumhuriyet niçin kuruldu? Atatürk, devrimleri niçin yaptı? Harf Devrimi niçin yapıldı?
Tabii ben birden ayıktım. Bütün bu sorulara cevap bulmak olanaksız idi.
– Kumandanım, haklısın, bazı eski yazı kitaplarından araştırma yapmak için eski yazımı da geliştirmek istedim.
– Yok İbrahim, eski yazıyla yazılmış bütün kitapları matbaa yeni yazıya çeviriyor. Sen eski yazıya vereceğin zamanı yeni yazıya ver, yeni yazını geliştir. Bu daha iyidir. Hadi şimdi o kitabı da sobaya at yansın.
Baktım ki, Kumandanın sözleri haklıdır. Hemen elimdeki eski yazılı kitabı sobaya attım. Ondan sonra da hep yeni yazıya çalıştım. Askerde çok kitap okudum.

Askerlik Dönemi

Aralık 10, 2008

19.09.1955’de askere gittim. İzmir Er Eğitim Merkezi Narlıdere’de istihkâm olarak askerliğe başladım. Askerliğin bütün hareketleri hoşuma gidiyordu. Dersleri bir anlatışta tekrarlıyordum. Bir eğitim üsteğmenimiz vardı. Kore’ye gidip geldiğini söylüyordu. Birgün ders sahasında mangaları gezerek bizi yokladı. Bizim mangaya geldi. Birkaç soru sordu. Hepsini ben cevapladım.

– Kaç ay oldu sen geleli?
– Kumandanım üç hafta oldu.
(more…)