Öğretmen Okulu Öğrenciliğim

Liseyi daha önce bitirmek için Gaziantep Lisesi’ne kaydımı yaptırmayı düşünüyordum ki, bir arkadaş yanıma geldi:
– İbrahim abi, haberin var mı?
– Ne var? dedim.
– Ortaokul mezunlarını okul dışından Öğretmen Okulu’na kabul ediyorlar. Ancak üç yıl süre tanıyorlar, yani üç yılda başarılı olup diploma almaya hak kazanmayanların bütün hakları yanıyor, emekleri boşa gidiyor. Bir şey daha var! Öğretmen okulunu bitirp diploma almaya hak kazandıktan sonra 22 gün de bir uygulama devresi varmış, bu uygulamayı başaramayanlar da öğretmen olamazlarmış.

Bütün bunları dinledikten sonra, bunları anlatan arkadaşa şu cevabı verdim:
– Bak arkadaş, Atatürk ne demiş biliyor musun? “Tek bir şeye ihtiyacımız var! O da çalışkan olmak.” Çalışkanların gözünü hiçbir şey yıldırmaz. Yarından tezi yok, ben hemen Milli Eğitim Müdürü’ne gideceğim. Kayıt için ne gerekiyorsa listemi yapıp, kayıt hazırlığımı yapacağım.

Bazı tanıdıklar: “Sen ne yapacaksın, işte bir ortaokul diplomasını aldın. Bırak bu okuma işini de işine bak.”
Bazıları da: “Sen bilirsin ama başaramazsın. Başarırsan iyi birşey olur!”

Tabii ki, ben kimsenin yergisine ve övgüsüne göre hareket edecek değildim. Mutlaka yönümü kendim tayin etmeliydim ve kararımı kendim vermeliydim.

Ve kesin kararımı verip, doğru Milli Eğitim Müdürlüğü’ne gittim. Durumu öğrendim ki, kayıt için az bir süre kalmış. Hemen kayıt için gereklmi evrakımı hazırladım. Gaziantep Erkek İlköğretmen Okulu’na gidip kaydımı yaptırdım.

Okuldan çıkınca, derin bir nefes aldım, çünkü artık öğretmen okulu öğrencisi idim. Bana “Okuyup da ne olacaksın?” diyecek olanlara: “Okuyup öğretmen olacağım.”

Şunu da soracaklarını düşünüyordum:
– İbrahim, sen ticaretten para kazanmıyor musun ki, öğretmen olmayı düşünüyorsun? diyecek olanlara da şu cevabı düşündüm:
– Öğretmenlik halka hizmettir, kutsal meslektir. Onun için öğretmen olmak istiyorum.

Öğretmen okulunun 1., 2. ve 3. sınıflarının tüm kitaplarını aldım. Bseyaz kağıtla bir temiz ciltledim, kitapların üstüne ve arkasına adlarını yazdım, kolay bulup derslerimi yapmak için. Bir ders çalışma programı yaptım.

Tuhafiye dükkanımda, sandalyemin tam yanıbaşında bu aldığım kitapları ve defterleri güzelce düzdüm. Artık yaptığım programa göre, hevesle ders çalışmaya başlamıştım.

Dükkanda müşteri geldiği zaman hemen elimdeki kitap ve defterleri bir yana bırakıp müşteriye bakıyordum. Kitaplarım bazı müşterilerin dikkatini çekiyordu.
– Bu ne kitaplar, yoksa dükkanı kütüphane mi yapacaksın?
– Yok canım, boş durmadan beleş çalışıyorum da!
Ama bazı müşteriler böyle bir cevapla yetinmiyorlar, daha çok soru soruyorlardı. Ben de mümkün olduğu kadar makul ve mantıklı cevaplar vermeye çalışıyordum. Bir gün, okumadan anlayanın biri bana dedi ki:
– Peki okudun, öğretmen oldun, o zamana kadar yaşın iyice geçmiş olmuyor mu?
Ben de şöyle cevap verdim:
– Kırk yaşımdan önce öğretmen olurum ya, diyelim ki kırk yaşımda öğretmen oldum. 25 yıl öğretmenlik yapıp 65 yaşımda emekli oldum. Eğer 75 veya 80 yaşayacaksam kimseye avuç açmadan emekli maaşımla geçinirim ve bir de bende sonra kalacak dul ve yetimlerim olursa! Adam düşündü; bu sözlerime verecek bir cevap bulamadı.
– Başarırsan iyidir…
– Sadece bu da değil, ber de yetişkin eğitimi örneğini vermiş olacağım. Ve bir de öğretmenlik yapıp topluma ve cemiyete hiçmet etmiş olacağım.

Yani kutsal meslekten nasibimi almış olacağım.
Adam, bu sözlerimden birşeyler anlayıp anlamadığını belli etmeden yine şunu tekrarladı: “Başarırsan iyidir, ama yaşın geçiyor!”
– Yaş geçsin, ilim, beşikten mezara kadardır…

Bu okuma ve sınavlara hazırlanma işine boş zamanlarımı değerlendirip çalışıyordum. Kahveye gitme veya boş oyunlarla zaman harcama diye bir israfım olmuyordu. Şurasını unutmayalım ki, çalışmalarıma ailem karışmıyordu. Çünkü bu sorunu konuşmuş ve sağlama bağlamıştım. Evin herhangi bir ihtiyacı olursa eşim isteyecekti ve ders çalışmama, okumama karışmayacaktı.

Ancak bu arada başaramadığım şu oldu: Ben eşimi de kendimle birlikte okutmak istiyordum ev istiyordum ki o da kendisini yetiştirsin. İşte buna muvaffak olamadım. Çünkü bunu kendisi istemedi.

Birgün kendisine alfabe, defter ve kalem aldım. Bir hafta kadar çalıştırdım. O zamanlar çocuğumuz falan da yoktu. Ben de öğrenecek diye seviniyordum. Sabahleyin ödevini verip evden çıkıyordum, akşam ödevini kontrol edip çalıştırıyordum.

Bir akşam eve geldim ki durum iyi değil.
– Neyin var, n’oldu?
– Hiç, birşeyim yok.
– Ne ise, hele şu ödevini getir de bir bakayım.
– Ödev yapmadım.
– Ne ise, defterini getir de biraz çalışalım.
– Çalışmam, çünkü ben okumak istemiyorum.
– Sebep ne, neden okumak istemiyorsun?
– İşte, okumak istemiyorum, zorlan mı?
– Hani sen istiyordun ya, derdin ne?
– Şimdi istemiyorum, artık okumak istemiyorum…
– Hele kalemini, defterini getir.
– Kalemim, defterim ve alfabem yok! Çünkü onları yaktım! Sobaya koyup yaktım.
– Niye yaktın, sebep ne, anlatsana…
– İşte yaktım, hiçbir sebep yok…

Ne ise, konunun üstüne yumuşak gitmek istedim ve nihayet konuşturdum. Şöyle dedi:
– Ben ödevimi yaparken, komşu hanım üstüme geldi. Bana “Ayıp değil mi bu yaştan sonra okuyorsun? Bunları sobaya at da, oturup sohbet edelim.” dedi. Ben de hepsini sobaya koyup yaktım, artık okumayacağım. Utancımdan kıpkırmızı kesildim.
– Canım utanacak ne var bundan? Okumanın değerini bilmiyor da ondan öyle demiş. Okumak, birşeyler öğrenmek hiç ayıp olur mu? Ne ise sen canını sıkma, gene ben sana kalem, defter ve alfabe alırım.
– Yok, alma, ben artık okumayacağım.
Artık ne kadar zorlayıp çaba gösterdiysem, çabam boşa giti. Artık okumayacağına kanaat getirdim ve öğretmeden vazgeçtim.
Fakat şu sözü aldım kendisinden:
– Madem ki sen okumak istemiyorsun, benim okuma işime de karışmayacaksın. Çünkü, kim ne derse desin, ben okumaya ve birşeyler öğrenmeye devam edeceğim. Buna kararlıyım.

Böylece benim okuma çalışmalarıma ayak uyduramayan eşimle bir nevi aile antlaşması yapmış oluyordum. Yine de zaman zaman eşim, bana şu soruları yöneltiyordu:
– Niçin okuyorsun, okuyup da ne yapacaksın?
– Niye soruyorsun bu soruları, hani bana karışmayacaktın?
– Kadınlar bana soruyorlar bu soruları, “İbrahim şimdiden sonra okuyup da ne olacakmış?” diyorlar.
– Sana, benim hakkımda böyle soruları soranlara “Bilmiyorum, bunu İbrahim’e sorun” dersin. Böylece, sen de cevap verme zorunluluğundan kurtulmuş olursun.

Bundan sonra, bu gibi gereksiz sorulara da cevap verme işi bitmişti.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s