Düğünde Bayrak Kurşunlama

Bir sabah ben ders verirken sınıfın kapısı çalındı. Gel, diye seslendim. Bir adam sınıfa girdi. Ne istediklerini sordum.
– Hocam, adım Mehmet Doğan’dır. Ben bu köydenim. Hayırlı bir işimiz var. Yarın gelini getireceğiz. Bayrak lazım, ben okulun bayrağını almaya geldim.
– Efendim düğününüz hayırlı olsun. Ancak ben okulun bayrağını veremem.
Tekrar tekrar söyleyerek ısrar etti. Fakat ben kesinlikle veremeyeceğimi söyleyince çekip gitti. Ben de dersime devam ettim.

Çok geçmedi, baktım yine kapı çalındı. Gel, diye seslendim. Baktım aynı adam, köyün muhtarını önüne katıp gelmiş.
Muhtar:
– İyi dersler hocam, diye içeri girdi. Hocam ricamızı kabul et, bayrağı Mehmet Doğan’a ver. Ne mesuliyet olursa bana ait, dedi.
– Muhtar, bu okulun demirbaş eşyasıdır. Demirbaş malzemesi kimseye verilemez, dedimse de muhtara söz dinletemedim. Muhtar ısrar etmekte devam etti.

Muhtarın bu vazgeçilmez ısrarı karşısında düşündüm; olacak gibi değil: Bayrağı vermeyi reddetsem, muhtarla elbirliği yapıp köye bir okul kazandırmaya çalışıyoruz. Bu konuda muhtar da okulu istemeyen adam olabilir. Hem ben bu köye öğretmen olarak yeni gelmişim. Okul çevre arasında bir bağ olmadığını anlamıştım. Okul olarak geçici kullandığımız bina da köy odası olduğundan, bu bina her an köye lüzumlu idi. Çevre halkının bu durumunu gözönüne alarak, okulun amacına uygun olarak, okul ve toplum ilişkilerini kurmak ve geliştirmek gayesiyle, muhtarın sözünü reddedip sert tepki göstermek istemedim. Hem bir öğretmen ve hem de aynı zamanda bir idareci olarak okulu çevreye sevdirmek ve çevreyi okula karşı iyiniyet sahibi etmek istiyordum. Bütün bunları düşünerek, tutup bayrağı muhtara verdim.

Muhtar bayrağı alınca “Hocam sen de düğüne davetlisin” dedi. Bu davete teşekkür ettim ve düğüne gidecek zamanım olmadığını, çok çalışmam gerektiğini anlattım. Muhtar ile düğün sahibi Mehmet Doğan bayrağı alıp gittiler. Gelini başka bir köyden getiriyorlardı. Ne ise, düğün oldu bitti; bayrak gelmedi.

Çocuklarla düğün evine haber saldım, yine bayrak gelmedi. Çocuklara sordum: “Bu bayrağı niye getirmiyorlar?”
Hani ne demişler, çocuktan al haberi… Öğrenci Fahri Açıkgöz parmak kaldırdı.
– Ne diyeceksin?
– Hocam, öğretmenim, şey, doğrusunu söyleyeyim mi?
– Tabii, söyle oğlum.
– Hocam, öğretmenim. Bizim köy kırmızı bayrak düşmanıdır, bayrağı hedef yapıp düğünde kurşunladılar…
Öğrencinin sözünü keserek: “Oğlum o nasıl söz? Neden sizin köy bayrak düşmanı oluyor?” Hem de tüylerim diken diken oldu. Çocuk devam etti anlatmaya:
– Öğretmenim, biliyon mu bizim köy neden kırmızı bayrağa düşmandır? Çünkü, bizim köylü yeşil bayrağı severler. Kırmızı bayrağı hiçkimse sevmez bizim köyde…
Öğrenci Fahri Açıkgöz, köylünün fikirlerini iyi bir şekilde dile getirmiş ve açıklamıştı.
Bu ifade de köyün, bu köyün adamlarının neden okulu, öğretmenlerini ve hatta Türk bayrağını sevmediklerini, diğer davranışları yanında açık bir şekilde vurguluyordu.

Hemen bir öğrenci salıp muhtarı çağırttım. Biraz sonra muhtar ile saldığım öğrenci geldiler. Muhtara bir sandalye verdirttim, oturdular. Hoşbeşten sonra konuya girdik:
– Muhtar, hani Mehmet Doğan’la birlikte bir bayrak götürmüştün, daha o bayrak gelmedi; haber saldım, getirmediler. Bu bayrak okulun demirbaşlarındandır.
– Hocam bayrağı kayıp mı etmişler? Ne etmişler, bilmiyorum. Okula yeni bir bayrak alalım.
– Muhtar, nasıl kaybetmişler? Yani bayrak nasıl kaybolur?
– Canım işte pek bilemiycem, nasıl kaybetmişler. Hem bunun üstüne neden düşen? Yeni bir bayrak alalım dedim ya…
– Muhtar, iyi söylüyon ama, işin aslı öyle mi?

Muhtar biraz düşündü, kafasını bir sağa büktü, bir sola büktü, bir kaç defa yutkundu, yani gerçeği söylemek zor geliyordu; kendini toparlayarak:
– Gençler, bayrağı hedef yapmışlar, tüfekle ateş etmişler. Yani bu bir düğün şakası olabilir. Hem bunun üstüne niye düşen? Yeni bir bayrak alalım, bu iş uzatılmasın öğretmen bey.
– Muhtar, kurşunlanan bayrağın yerine yeni bir bayrak almak kolay iş, fakat işin aslı öyle değil. Bayrağı kasıtlı olarak hedef yapıp kurşun sıkmışlar. Bu köy neden kırmızı bayrağa düşmandır?
– Canım öğretmen bey, bu bayrak düşmanlığı da nereden çıktı? Ben Türk bayrağını severim. Köyümüzün bazılarında bu eski bir inanıştır.
– Nasıl bir inanış? Yani yeşil bayrak altında toplanıp kırmızı bayrakla mücadele yapma inanışı mı?
– Yok canım öyle birşey olamaz. Zaten ben böyle saçma fikirlere karşıyım. Öğretmen bey beni bilirsin ki, hep seninle beraberim. İnşallah okulu yaptırıp kırmızı ay yıldızlı bayrağı dikicez.
– Peki muhtar, dilerim öyle olsun.
– Sen kaygu etme öğretmen bey, yarın Beypazarı’na gideceğim. Okula iyi bir bayrak alıp getiririm. Sen de bunu bir yere bildirme. Hadi Allah’a ısmarladık.

Muhtar benimle tokalaşıp gitti. Sınıfta bir uğultu başladı: “Öğretmenim, muhtar yeni bir bayrak alırsa bizim köylü onu da yırtarlar. Bayrağa şakadan falan kurşun atmadılar. Bizim köyümüzün çoğu kırmızı bayrak düşmanıdır.”

Bu arada iki öğrenci salıp eski bayrağı getirttim. İlerde ne olur ne olmaz, ben onları şikayet etmem ama bakarsın köylü beni şikayet eder. Çocuklar koşup gittiler. “Öğretmenim eski bayrağı istiyor” demişler, hemen vermişler, baktım alıp getirdiler.

Bayrağı vermezler diye korkmuştum, kurşunlanan bayrağı görünce hem üzüldüm hem de sevindim. Üzüldüm; Türk kanı sayılan kırmızı bayrağımıza kasti olarak ateş edilmişti. Sevindim; çünkü, bayrağı vermişlerdi, iddialar havada kalacaktı. Çocukların söylediklerine ben bile inanmayacaktım. Bayrağın halini görünce, çocukların anlattıklarının gerçek olduğuna bir kere daha inanmıştım. Ama mücadeleye devam etmeye kararlıydım. Çocukları teneffüse bıraktım. Bayrağı açıp üzerinde derin derin düşündüm. Benim en büyük dostlarım öğrencilerimdi. Çünkü onlara kendimi sevdirmiştim.

Aradan iki gün geçti, sınıfın kapısı çalındı. Gir, diye seslendim. Baktım, muhtar elinde bir bayrakla sınıfa girdi. Sözünde bulunmanın sevinci içinde görünerek:
– Buyrun öğretmen bey, sana yeni ve güzel bir bayrak. Demedim mi yeni bayrak alacağım. Bak işte aldım.
– Teşekkür ederim muhtar, zaten bu köyde okulu ve okumayı seven bir sen varsın. Sen ve bekçi amca olmasa, bu köyde bir gün durulmaz. Belki de hiçbir öğrenciyi okula göndermezler. Bizim bayrak direğimiz kısadır. Yeni ve uzun bir bayrak direği rica edelim de cumartesi günü bu yeni bayrağı asıp dalgalandıralım.
– Peki öğretmen bey, uzun ve düzgün bir bayrak direği getirecem.
Muhtar Mustafa Akay, benimle tokalaşıp sınıftan çıkacağı zaman öğrencilere bir dikkat çektim, hepsi birden ayağa kalktılar. Muhtar da başıyla bizleri selamlayıp memnun bir şekilde gitti. Sınıf yerine oturdu, derse devam ettim.

O gün muhtar bey bize bir bayrak direği getirdi. Düzgün, güzel ve beş metre uzunluğunda bir direk. Hemen büyük öğrencileri topladım, birlikte bu direği okul olarak kullandığımız köy odasının önüne diktik.

Cumartesi günü İstiklal Marşı eşliğinde; muhntarın aldığı yeni bayrağı göndere çektik. Öğrenciler dağıldılar, yine Dursun gitmedi. Bayrağa baka baka durdu:
– Dursun, bayrak ne güzel dalgalanıyor, direk de güzel oldu değil mi?
– Öğretmenim, hepsi güzel emme korkarım ki, bizim köylü bu bayrağı yırtarlar. Kırmızı bayrağın böyle güzel dalgalanmasını sevmezler.
– Ne yaparlar Dursun?
– Öğretmenim yırtarlar bu bayrağı…
– Sen merak etme Dursun, kimse birşey yapamaz. Yaparlarsa cezalarını çekerler.
Dursun’un birşeylerden haberi olduğu gibi, kaygılı kaygılı çekip gitti. Fakat ben de kaygılanmadım değil. Ama birilerinin gelip direkte bayrağı yırtacaklarını hiç de ummazdım.

Eğitmen emekliye ayrıldı. Okula gelen bir yazıya gereken cevabı yazdım. Artık, beş sınıf da bana kalmıştı. İşim epeyce zordu. İşin kötüsü, bazı devamsızlar da vardı. Ben dörtbaşı mamur bir vazife yapma hevesi içinde çalışıyordum. İstirahat falan düşündüğüm hiç yoktu.

Sınıfların durumu şöyleydi:
1. Sınıf 2. Sınıf 3. Sınıf 4. Sınıf 5. Sınıf
K. E. K. E. K. E. K. E. K. E.
5 + 4 5 + 7 6 + 1 8 + 5 4 + 2

Toplam: 28 Kız + 19 Erkek = 47 Öğrenci

Birgün, biz ders yaparken, baktım okula birkaç taş atıldı. İki öğrenci gönderdim, bakım geldiler:
– Ne var oğlum, kim taş atmış?
– Öğretmenim okulun önünde birkaç genç var, onlar atmış olmalılar.

Dışarı çıktım, bu gençleri okulun önüne çağırdım. Burada okuyanların da kendilerinin kardeşleri olduklarını anlattım ve sanırım ikna etmiştim. Çekip gittiler. Biz de dersimize devam ettik.

Tabii okulda sabahtan akşama kadar ders yapıyordum. Öğle yemeği tatili de bir saat oluyordu. Bir öğle yemeğinde, ben daha yemek yerken, baktım birkaç öğrenci koşa koşa geldiler benim eve, hıçkıra hıçkıra ağlıyorlar…
– O ne çocuklar, ne oldu?
– Öğretmenim okulu taşlıyorlar!
Koşup gittim, ben gidene kadar onlar kaçıp gittiler. Öğrencileri içeri aldım. Dursun, hem öğrencilerin büyüğü idi ve hem de kendisini sınıf başkanı yapmıştım.
– Dursun oğlum, sen bu okulu taşlayanları tanıyor musun?
– Evet öğretmenim, hepsini tanıyorum.
– Haydi listesini yap getir bana.

1- Mustafa oğlu Mehmet Güven
2- Ali oğlu Ahmet Doğan
3- Osman oğlu Duran Taşkıran
4- Abdullah oğlu Necati Topkapı
5- Mehmet oğlu Ali Avcı
6- Mehmet oğlu Hayri Avcı
7- Mehmet oğlu Halil Taşkıran da, hem okulu taşladı ve hemin de küfür etti bize.
Kasım ayının son haftasında Mehmet Doğan’ın düğününde bayrağı da bunlar kurşunladılar.

– Dursun Doğan, peki bunlar bayrağı hedef edip kurşunlarken başka kim gördü? Üç kişi söyle.

1- Mehmet Öztürk
2- Fahri Açıkgöz
3- Mustafa Akay (Muhtar), bunlar gördüler bayrak kurşunlanırken.

– Şey, o düğün sahibinin adı ne idi?
– Düğün sahibi Mehmet Doğan ve evlenen de Mustafa Doğan’dır.
– Peki o muhtar ile bizim eve gelen azanın adı ne idi?
– Mustafa’dır öğretmenim.

İleride ne olur ne olmaz diye bunları not ediyordum. Çünkü bu işin sonu iyi görünmüyordu. Eğer bir daha mühim bir olay olmasa bütün bunları İlköğretim’e bildirmeyi düşünmüyordum.

Birkaç gün daha bu olaylar içinde ders yaptım. Fakat, bana gelen haberler ve yaptığım araştırmalardan köylünün okula karşı her an harekete geçeceği seziliyordu.

Mustafa Akay (Muhtar)’ı çağırıp bu olayları anlattım ve önlem almalarını istedim. Muhtar Mustafa Akay:
– Öğretmenim, gençler cahillik yapmışlar, önemli birşey yok, diye beni teskin ettiler.
Ben de olayları büyütmeden, sabırlı olarak çalışmama devam ediyordum.

Bir tatil günü yine muhtarın aldığı yeni bayrak direkte yırtık olarak bulundu. Tarih 01.01.1973 günü. Artık İlköğretim’e durumu bildirmek için zamanın geldiğin düşündüm ve kararımı verdim.

Bir dilekçe ile durumu İlköğretim Müdürlüğü’ne ilettim. İlköğretim Müdürü durumu dinledi, dilekçeyi okudu. Bir bana baktı, bir dilekçeye baktı:
– Bu durumu bekliyordum, sanırım sen iyi dayandın ama başarmanın imkansız olduğunu sana söylemiştim.
– Şimdi ne olacak?
– Kaymakam Bey’in yanına gidelim.

Kaymakamlığa birlikte gittik. Kaymakam Bey de dilekçeyi okudu, ifademi aldı.
– Gidip direkte yırtılan bayrağı yerinde görüp, rapor yapalım, dediler.
Kendilerinden beni korumalarını arzu ettim.
– Benim de can güvenliğim yok, dediler.

Kaymakam, İlköğretim Müdürü, Başçavuş ve iki jandarma ile birlikte köye geldiler. Okulun durumu, .ayrağın direğini ve direkte yırtılmış bulunan bayrağı yerinde incelediler ve rapor ettiler. Suçlu aranırken, bazen de beni suçlamaya kalkıştıkları oldu. İlköğretim Müdürü:
– Düğün için okulun demirbaşı olan bayrağı neden verdin?
– Bu köye yeni atanmıştım. Okul olarak kullandığımız bina köy odası olduğundan, bu bina her an köye lüzumlu idi. Çevre halkının da durumunu gözönüne alarak, okulun amacına uygun olarak, okul ve toplum ilişkilerini kurmak ve geliştirmek gayesiyle, muhtarın sözünü reddedip sert tepki göstermeyi doğru bulmadım. Bu bina benden önceki öğretmenler zamanında da bazen okul olarak kullanılmıştır. Bir okul idarecisi olarak okulu çevreye sevdirmek ve çevreyi okula karşı iyiniyet sahibi etmek istiyordum.
– Düğün sahibi Mehmet Doğan, mesai dışında okulu düğün şenliklerine bırakmak istediğinden ve bayrağı istediğinden, siz vermem demişsiniz. Muhtar da ne mesuliyet olursa bana demiş. Siz isteseydiniz vermez miydiniz?
– Ben bu köye öğretmen olarak atandığımdan okul ile çevre arasında bir bağ olmadığını gördüm. Okul olarak kullandığımız geçici bina her an için köye lazımdı.

Bayrağın direğini ölçtüler, beş metre geldi. Merdivenden aşağı 2.20 m. ve merdivenden yukarı da 2.80 m. olduğunu rapor ettiler. Muhtarın da ifadesini alıp gittiler.

Böylece şimdiye kadar olan olaylardan İlköğretim ve Kaymakamlık haberdar edilmiş oluyordu.

Ben hiçbir şey olmamış gibi vazifeme devam ettim. Bir taraftan da daima uyanık bulunmayı tercih ediyordum. Arasıra olup bitenleri öğrenciler bana haber veriyorlardı. Çünkü, ben öğrencilerimi ve öğrencilerim de beni seviyorlardı.

Böylece Şubat tatiline bir hafta kalmıştı. Artık ben karneleri düzenliyordum, tabii beş sınıfı birden okuttuğum için okulda bunu yapmaya imkanım yoktu. Geceleri evde geç vakte kadar çalışıyordum.

24.01.1973 günü saat 24’e yaklaşırken penceremi taşladılar. Taşın biri içeri girdi. Ben hala karneleri dolduruyordum, yani daha yatmamıştım. Pencereden bağırıp imdat istedim. Bekçi Mustafa tüfeğini alıp geldi. Sabaha kadar benim evi bekledi. Sabahleyin Beypazarı’na gidip İlköğretim’e ve Karakola haber verdim. Başçavuş, İlköğretim Müdürü gelip olayı yerinde rapor ettiler ve daha önce bayrağı kurşunlayan ve okulu taşlayan, aşağıda adı geçen yedi kişiyi karakola topladılar:
1- Mustafa oğlu Mehmet Güven
2- Ali oğlu Ahmet Doğan
3- Osman oğlu Duran Taşkıran
4- Abdullah oğlu Necati Topkapı
5- Mehmet oğlu Ali Avcı
6- Mehmet oğlu Hayri Avcı
7- Mehmet oğlu Halil Taşkıran

Bunların bayrağı kurşunladıkları, okulu taşladıkları ve küfür ettikleri şahitlerle tespitli idi.

Hem sanık ve hem de tanık olarak beni ve şahit olarak da;
1- Mehmet Öztürk
2- Fahri Açıkgöz (öğrencim)
3- Mustafa Akay (Muhtar) ve bekçi de bizimle beraber Beypazarı’na götürüldü.

Başçavuş mahkemeyi açtı. İfade almalar başladı. Adı geçen yedi kişi nezarete atıldı. Biz ötekiler dışarda ve karakolun salonunda bekledik. Başçavuş:
– 1- Mustafa oğlu Mehmet Güven, Jandarma Mehmet Maloğlu; getir onu.
Tabii daktilo hazır, kağıt takılmış bekliyor. Mustafa oğlu Mehmet Güven’i çağırdılar.
– Buyurun Kumandanım, ben Mustafa oğlu Mehmet Güven.
Başçavuş hem soruyor ve hem yazıyor.
– Mustafa oğlu Mehmet Güven ve kimlik tesbiti yapıldıktan sonra…
– Kasım 1973’de Mehmet Doğan’ın düğününde sen bayrağa ateş ettin mi?
– Efendim bayrağa ateş etmedik, yani gaza olarak değdi. Yoksa biz havaya ateş etmiştik.
Başçavuş, delik deşik edilen bayrağı gösterir:
– Yani bu bayrağa değen kurşun ve saçmaların hepsi kaza ile mi değdi?
– Şey, efendim ya tabi tabi öyle oldu.

Başçavuş verilen ifadeleri yazıyor ve tek tek bunları bir başka odaya aldırıyor, jandarmalara okşatıyor. Bunu seslerinden, bağırmalarından anlıyoruz.

Arkasından Ali oğlu Mehmet Doğan çağrıldı.
– Ali oğlu Mehmet Doğan, Macun Köyü’nde, … …den doğma ve kimlik tesbitinden sonra… Söyle oğlum, Mehmet Doğan’ın düğününde bayrağı hedef yaparak kurşunlamışsın ve gece öğretmenin evini taşlamışsın, okulu taşlayıp öğrencilere küfretmişsin. Bütün bunları niçin yaptın?
– Hayır kumandanım, yapmadım. Düğünde gazayla bayrağa kurşun değdi.
Şahitler çağrılıyor; şahitler:
1- Mehmet Öztürk
2- Fahri Açıkgöz (öğrenci)
3- Mustafa Akay (Muhtar)
Başçavuş tek tek soruyor:
– Doğruyu söyleyeceğinize yemin eder misiniz? Bu adamlar Bayrağı hedef yapıp kasti olarak kurşunlamışlar. Doğruyu söyleyin yine ben icabına bakarım.
Mehmet Öztürk:
– Efendim, Kumandanım, kayadan gurşunladılar.

Muhtar Mustafa Akay’ın yüzü kızarıp gidiyor. Ne diyeceğini bilmiyor. Söze karışıyor:
– Gaza efendim, gaza oldu, yanlışlıkla gurşun değdi. Yoksa kırmızı bayrağı severiz…

Fahri Açıkgöz’ün ifadesi alındı. Çocuk anlatmaya başlayınca; düğün sahibi Mehmet Doğan, Fahri Açıkgöz’ün ifade vermemesi için baskı yaptı. Ben burada işe karıştım:
– Fahri, doğruyu söyle. Sayın Tevfik Fikret ne demiş? Eğilme, kırıl. Onun için daima doğrudan, gerçekten yana olalım.
Orada bulunan Jandarma Mehmet Mollaoğlu da gerçeği söylemesi için çocuğa karışmamalarını ifade etti. Nihayet Fahri Açıkgöz’ün ifadesi doğru olarak zapta geçti. Fahri Açıkgöz’ün ifadesi:

– Ben Fahri Açıkgöz. Bayrağı, Muhtar Mustafa Akay ile düğün sahibi Mehmet Doğan okulda öğretmenimden ısrarla aldılar. Öğretmenimi de düğüne buyur ettiler, fakat öğretmenim düğüne gelmedi. Adı geçen Bayrağı, Mustafa oğlu Mehmet Güven, Osman oğlu Duran Taşkıran, Abdullah oğlu Necati Topkapı, Mehmet oğlu Ali Avcı, Mehmet oğlu Hayri Avcı ve Mehmet oğlu Halil Taşkıran’ın bayrağı hedef edip kurşunladıklarını herkes gördü. Özellikle Mehmet Öztürk ve Mustafa Akay (Muhtar) da yanında idiler. Aynı zamanda, adı geçen bu yedi kişi okulumuzu da taşladılar.
– Peki, Fahri Açıkgöz; bunu niçin yapıyorlar dersin?
– Başçavuşum, sizim köylü okumaya ve Kırmızı Bayrağa karşıdırlar… Ve öğretmenleri de sevmiyorlar. Şimdiye kadar kaç öğretmen geldiyle hepsine öyle yaptılar ve hatta daha fazlasını yaptılar. Ama her öğretmen köylü ile uğraşacağına çekip gitti. Ancak bu öğretmenim bizi okutmaya ve yeni okul yapmaya çalışıyor. Onu da istemiyorlar.
25.01.1973
Fahri Açıkgöz ve imza

Fahri Açıkgöz’ün ifadesinden sonra Muhtar Mustafa Akay’ın ifadesini aldılar:

“Muhtar Mustafa Akay, doğruyu söyleyeceğine yemin eder misin?”
– Evet kumlandanım, yemin ederim.
– Yalan söylersen Hz. Muhammed’in şefaatinden mahrum kalasın ve Hz. Ali’nin kılıcına uğrayasın mı?
– Peki kumandanım, yalan söylersem Hz. Muhammed’in şefaatinden mahrum kalayım ve Hz. Ali’nin kılıcına uğrayayım: Fahri Açıkgöz’ün anlatıkları doğıru olabilir, ancak bayrak düşmanlığı hakkında birşey söyleyemem. Çünkü, bu konuda fazla bir bilgim yok, hem ben herkesin kalbini ne bileyim.
– Peki bu öğretmenin hakkında söyleyecek birşeyin var mı? Yani bu öğretmen kimseye bir fenalık yaptı mı? Karıya kıza düşkün mü ve bir anormal hareketi var mı? Hiç çekinmeden anlat.
– Haşa haşa, bu öğretmen gibi temiz adam köyümüze gelmemiştir. Bu adamın hepimizn nefsinden temiz olduğuna yemin ederim.
– Öyleyse köylü bu öğretmenden ne istiyor? Yani bu köyün muhtarı olarak bu işe ne diyorsun?
– Efendim köyümüzün bütün davası okul istememek, yani okula karşı geliyorlar.
– Köyünüz kaç hanedir ve şimdiye kadar hiç köyünüzde okuyup da memur olan var mı?
– Köyümüz 70 hanedir ve şimdiye kadar köyümüzden hiçbir memur çıkmamıştır. En çok okuyan ilkokulu zor bitirir. Bizler de hep askerde okur yazar olduk.
– Daha önce köyünüze okul yaptırma teşebbüsü oldu mu?
– Oldu efendim. Okulumuzun yaptırılma sırası gelmişti. Vali bey, Kaymakam bey, İlköğretim Müdürü ve galabalık bir heyet köyümüze geldi. Yapılacak okulun yerini tesbit edeceklerdi. Okulun projesi elinde idi. Beş derslik ve iki lojmanlı bir okul yapılacaktı. Vali bey, okulun yerini kararlaştırdığı alanda bir konuşma yaparken; köylümüzün yarısından fazlası bir ağızdan bağırdılar: “Vali bey biz Macun Köyü’ne okul istemiyoruz. Sen git okulumuza ayrılan para ile Angara’dan bir genel evi yaptır ve orada da karını şey yaptır…” dediler.
– Peki, buna Vali bey ne tepki gösterdi, ne dedi?
– Vali bey: “Sizi okulsuz bırakmaktan daha büyük bir ceza olamaz” deyip kalabalığını çekip gitti.
– Belki de en büyük cezayı vermiştir Vali bey, diğer cezanızı da Allah versin. Muhtar bey, başka bir diyeceğin var mı?
– Hayır kumandanım başka bir diyeceğim yoktur, yani öğretmenimizin hiçbir suçu yoktur. İfadem bu kadar.
25.01.1973
Macun Köyü Muhtarı
Mustafa Akay

Bütün ifadeler alındı, zaman akşamın sekizi, yani saat 20.00 olmuştu. Yeniden Başçavuş beni çağırdı:
– Öğretmenim gelsin, dedi.
Kalem odasına girdim. Başçavuş, jandarmaları dışarı çıkarttı. İkimz kaldık.

Bir Yanıt to “Düğünde Bayrak Kurşunlama”

  1. yemek Says:

    mükemmel bir yazı olmuş, ellerinize sağlık, tebrik ederim.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s