Boş Zamanı Değerlendirme

Köy odasında bazı romanları, hikâye ve cenk kitaplarını sesli okuyarak cemiyeti dinlendiriyordum. Ve bu okumalar karşılığında birer “Aferin” alıyordum.

– Aferin İbrahim, çok güzel okudun, denildiği zaman okuma hevesim daha da artıyordu.

Küçük bir sandığı kendime kitaplık yapmıştım. Elime geçen aşık ve şiir kitaplarını okuyar, hiç yırtmıyordum. Yırtıkları tamir ediyordum. Kitaplarımın tamiri için arpa

unundan kola yapıyordum. Sadece kitapları değil yazı yazdığım defterlerimi de ciltleyip yırtılmasını önlüyordum. Hala Ali Hoca ile birlikte yazdığımız yazı çeşitlerimi

muhafaza ederim.

Ne işe gidersem kalem, defter ve kitabımı daima birlikte taşırdım.

O yaz çoban bulunamadığı için kendi davarımla birlikte komşuların davarlarını da gütmeye başladım. Zaten topu topu elli kadar davar vardı. Ben yaklaşık oniki yaşındaydım.

Babam:

– Oğlum İbrahim, bu yaz davarı sen idare et. Ne yapalım başka çaremiz yok.
– Olur baba, davarı güderim ama bana Kerem ile Aslı ve Sürmelibey kitaplarını alacaksın.
– Olur, birşey yaparım.

Davarı sabahleyin götürüp yayıyorum ve yatsı zamanı getirip köyün ortasında yatırıyorum. Fakat en çok kurttan korkuyorum. Kurtlarla ilgili birçok masallar da duymuştum.

Birgün davarı köyün ortasında yatırdım. Her zamanki gibi yanımda taşıdığım ipin bir ucunu bir koyunun ayağına, bir ucunu da koluma bağlayarak keçeyi kafama çekip yattım,

ama davar durmadan sağa sola kaçışıyor, bir türlü yatmıyordu. Ayın alaca karanlığı idi. Bazen bulut, bazen aydınlık oluyordu. Saat 24.00’e yaklaşmıştı.

Bir baktım ki, davarlar kaçışarak ortadan ikiye bölündü. Hemen ipi kolumdan sıyırdım. Baktım ki ne göreyim: Kurt bir koyun yakalamış götürüyor. “Bre bre kurt koyunu

götürüyor! Yetişin…” diye bağırdım. Baktım olacak gibi değil, davar köpeği de yok. Köpek taklidi yaparak, “Hav, hav, hav” diye kurdu kovaladım. Kurt koyunu

kurtaramayacağını anlayıp bırakıp kaçtı.

O zamana kadar komşular da toplandılar. Baktılar ki koyunun gırtlağı yaralanmış. İlaçlayıp sardılar, 20 güne kadar koyun iyileşti.

Köyde işler daima yoğundur. Hele arazisi olup da çalışanlar için. Tarlayı taşlardan temizleme, singeç yapma, ağaç dikme, çift sürme, ekin derme, hermenlerle uğraşma…

Böylece işler birbirini kovalıyordu. Okumaya boş zaman ayırmak çok zor oluyordu. Bu gibi yoğun çalışmalarla yıllar yılları kovaladı. Ben de her yıl biraz daha büyüyordum.

Köyde çiftçilik uğraşımla birlikte, kendimin ve ailemin ayakkabılarını tamir ediyordum. Kapı, pencere, dolap ve bu gibi marangozluk, hızarcılık işlerini yapıyordum.

Mükemmel duvarcı ustalığını öğrendim ve duvarcılık da yapıyordum.

Çift sürme işi kara saban ve öküzlerle yapılıyordu. Tarlalarımız taşlı, kayalı olduğundan sabanımız da sık sık kırılırdı. Sabanımı kendim tamir edebilmek ve yapmak için bu

ustalığı da öğrenmem lazımdı ve öğrendim. Bu tamirat işlerini de kendim yapıyordum. Hatta arasıra komşulara da yardımım dokunuyordu. Tabii köy yerinde bu gibi yardımlar

karşılıksız yapılır.

Örneğin bir komşu çiftçinin sabanı kırılmış. Adam alıp yanıma getirirdi. Seve seve bütün işlerini bırakıp bu komşunun sabanını yapacaksın. Hem de büyük bir zevk ve

iftiharla…

Sapları da harmana öküz arabasıyla taşırdık. Öküz arabasının da bazı tamiratlarını yapardım. Tabii bu çalışmalarda en büyük rolü keser, testere ve çekiç oynardı. Zaten

köyde iki malzemeyi bir arada bulmak zor bir iştir. Hele eskiden, şehre gidip gelmenin zorolduğu zamanlarda!

Artık gurbete gidip çalışmayı arzuladım. Babam “Olmaz, gidemezsin” dediyse de beni durduramadı.

Kazmacılar kafile halinde Adana’ya kazma, çapa yapmaya gidiyorlardı. Bir yaz ben de bu kafileye katıldım. Biraz yol yürüyerek biraz da vasıtalara binerek Adana’nın Kadirli

ilçesine gittik.

Çapa işi hem zor ve hem de zevkli bir çalışmadır. Zor tarafları; sıcaklık, anormal yemekler ve yağmurda yaşta perişanlıktır. Zevkli tarafları ise; kafile halinde

çalışmalar, koro halinde türkü söyleme ve hey çekmelerdir.

Bir ay kadar yapılan bu çalışma sonunda, geri köye döndüm. Fakat eve zor ulaştım. Çünkü dizlerim tutmaz olmuştu. Hani ya eski bir söz vardır: “- Nereye gidiyorsun? –

Adana’yaa. – Nereden geliyorsun? – Aaadana’dan.” Tabii bu eskidendi. Şimdi pek öyle birşey olduğunu sanmıyorum.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s