Başçavuşun Anlattıkları

– Bak öğretmenim, bütün ifadeleri aldım, üzerinde düşündüm. Siz hem öğretmen ve aynı zamanda hem de okul müdürüsünüz, yani idarecisiniz. İdare etmek biraz da feraset ister. Olayı, durumuna göre idare edeceksin. Ömrümk boyunca başıma çok işler geldi. Ve çok olaylara tanık oldum. Burada sana bir anımı aktarmak istiyorum, söz aramızda kalsın!
– Tabii Başçavuşum, olur.
– Evet, ne anlatıyordum? Bir sefer ben Suriye hududu boyunda görevdeyim. Gece, biz jandarmalarla devriye geziyoruz. Aniden bir grup kaçakçının çıktığını gördüm. Herifler atlı, silahlı ve kalabalık. Birden düşündüm ki, ateş etsek, askeri öldürtmekten başka bir işe yaramayacak, iyisi mi askerlere; susun, ne onlar bizi gördü, ne biz onları gördük, geçip gitsinler… Bazı şeyleri idare edeceksin. Başka çaresi yok. Evet siz (herşey olsun) istiyorsunuz. Ama herşey senin istediğin gibi olamaz, buna imkan yok, yani idareci olmak lazım. Biliyorum, bunlar suç işlemişler; fakat ne yapalım? Zaten biraz cezasını çektiler. Eğer akıllanırlarsa, bu da yeter. Şimdilik siz gidin, gerekirse ben sizi ararım. Sen merak etme sayın Hocam, gidebilirsin.
– Olur, iyi geceler.

Dışarı çıktım ki muhtar dışarıda beni bekliyor. Muhtar:
– Öğretmenim seni bekleye bekleye donduk. Köyün motoru gidiyordu, ben zorla durdurdum, şimdiden sonra başka vasıta yoktur.
– Sağol Muhtar, başçavuşla biraz sohbet ettik.

Neyse, muhtarla birlikte köyün motoruna bindik, bekçi Mehmet de bizimle beraberdiler. Yağmur yağmış, yerler ve yollar hep çamur olmuştu. Motorun tekerleklerinden sıçrayan çamurlar hep üstümüze geliyor, şahitlik yapan öğrencilerim: “Öğretmenim, elbisemiz hep çamur oluyor.” Ben: “Çocuklar, canınız sağolsun.” Diyorum. Başka yapılacak birşey yoktur. Çamurlar üstümüze savrulup geliyor. Bu şekilde, titreye titreye saat 21.00’de ancak köye vardık.

Hemen eve gidip üstümü değiştirdim. Hanıma bir çay yaptırdım. Bir yandan dahanımla bu durumları birbirimize anlatmaya çalışıyoruz. Hanım:
– Geçmiş olsun, nasıl oldun, nettin?
– Nasıl olacak, ifadelerimiz aldılar. Biz geldik, yani ben, muhtar, bekçi ve şahitler hepimiz köyün motoru ile geldik. Öteki suçluları da nezarete attılar. İfade almalar çok uzun sürdü. Doğruyu söyletmemek için çocuklara gözdağı verdiler, fakat öğrencilerim doğruyu söylediler. Başçavuş da yazdı. Ee köyde ne var ne yok? Biraz da sen anlat.
– Köyde ne olacak; biz zaten evden çıkamıyoruz. Bekçinin hanımı geldi. Alpaslan’a süt getirirken biris bu sütü nereye götürdüğünü sormuş. O da “Ben öğretmenin çocuğuna götürüyorum, biz onlara her gün paraylan bir kilo süt veriyoruz” demiş. Bunu soran da “Bir daha öğretmen gile birşeyler verirseniz sizi öldürürüm” demiş ve sütü elinden alıp dökmüş. Durum böyle, Alpaslan açtır.
– Bunları sana kim anlattı?
– Bekçinin hanımı gelip söyledi. Korkusundan bir daha süt getiremedi. Köyün durumunu da şöyle anlattı: “Kızım dikatli olun, kapınızı gece kimseye açmayın. Köyümüz evvel kötü idi, şimdi daha da berbatlaştı” dedi. Oturup biraz beni teselli edip, korkusundan çok durmadı, hemen gitti.

Anlatmalarımız tamamlanmıştı ki, baktım kapı çalındı: “Kim o?” diye bağırdım. “Aç hocam aç, benim ben, Bekçi Mehmet.” Koşup kapıyı açtım ki, elinde bir kilo süt, sütü aldım elinden, kendisini de içeri buyur ettim. Oturduk, birlikte çaylarımızı içtik. “Sağol Mehmet dayı, sen de olmazsan, bu köyde halimiz yaman galiba!” Bekçi Mehmet:
– Ben eve geldim, hanım söyledi köyde olanları; namussuzun biri çocuğa getirilen sütü dökmüş. Ben hemen ineği yeniden sağdırıp getirdim. Öğretmenim, onlar bana birşey yapamazlar. Bunlar cahil adamlar, onun için öğretmene ve okumaya karşı çıkıyorlar. Ben okumanın değerini çok iyi bilirim. Dünyada okumak kadar güzel birşey var mı? Ben okumayı askerde öğrendim. Askerliğimi Gaziantep’te yaptım. Okumayı, öğretmenleri sevdiğm kadar Gazianteplileri de severim.
– Sağol Mehmet dayı, çok teşekkür ederiz. Zaten bu köyde siz ve muhtar da öğretmenleri tutmazsanız hiçbir öğretmen gelmez köyünüze.
– Öyledir, zaten bu yobazların istedikleri de o değil mi? Hiçbir öğretmen köyümüze gelmesin, okul yapılmasın ve çocuklarımız cahil kalsın. Halbuki, bundan daha kötü bir düşünce olamaz. Neyse, ben dinlendim; bayrağı kurşunlayanları karakolda iyice yumuşattılar. Belki bizden sonra da biraz tımar ederler o hayvanları. Müsaadenizle ben gideyim artık.
– Bir çay yaptırıp içelim.
– Olur, bir çay içelim, Gaziantepliler iyi çay demlerler. Hem de bu konudan biraz sohbet ederiz.
Bekçi Mehmet’i bırakmadım. Bir çay demlettirdim. Hem çayımızı yudumladık, hem de biraz sohbet ettik.
– Mehmet dayı, bundan sonra bu köyde öğretmenlik yapmak nasıl olur? Halbuki benim çok güzel amaçlarım vardı. Bu köye bir okul kazandıracaktım. Belki de bundan sonra bu köyden de memur çıkacaktı.
– Öğretmen, sen korkma! Ben varken, kimse size bir şey yapamaz. Ben tüfeğimi alır sizi beklerim.
– Sağol Mehmet dayı, bön ölümden korkmam da, önemli olan iyi bir öğretmenlik yapıp, çocuklara bilgi vermektir. Bu olmadıktan sonra, gerisi neye yarar?
– Yok, öğretmenim tayinini yaptırmayı düşünme. Haydi müsaadenizle, ben gideyim…
– Sen bilirsin, haydi güle güle Mehmet dayı.

Mehmet dayı gitti, kapıları kilitledim, içeri dönüp olup bitenleri ve olacakları hanımla tartıştık. Hanım:
– Hep öğretmenlik deyip duruyorsun. İlle de bu yolda ölmek mi istiyorsun? Sana birşey olursa, ben dört çocukla diyarı gurbette ne yaparım? Hem bilgi istemeyene zorla bilgi verilir mi? Eğer zorla bilgi öğretilseydi, bana birşey öğretirdin.
– Canım ne yapalım, yani kaçalım mı diyorsun?
– Bilmiyorum bilmiyorum, sen ölümden bile kaçmazsın. Fakat şu onbeşy günlük sömestre tatilimizi hiç olmazsa rahat bir şekilde Ankara’da geçiremez miyiz? Belki de onbeş gün içinde tayinini başka yere yaptırırsın. Ne yapalım, bu köy öğretmen istemiyorsa!
– Peki peki, daha fazla uzatma, dedim ve birşeyler düşüneceğimi söyledim.

Hanımın ısrarı üzerine, bilhassa dört tane ufak çocuk beni düşündürüyordu.
– Hanım, hele sabırlı ol, cesur ol, çocukların şu karnelerini verelim. Ondan sonra elbette birşeyler düşünürüm. Daha olmazsa bir kamyon tutar evi doldurup Ankara’ya gideriz. Ancak bütün bunlardan hiçkimseye söz etme.

O gece nöbetleşe yattık; ben bekledim hanım yattı, hanım bekledi ben yattım. Sakince sabah ettik.

Karneleri hazırlamıştım, sabahleyin okula gittim. Karne hevesiyle öğrencilerin hepsi geldi. İki ders yaptıktan sonra, öğrenciler başladılar bağırmaya: “Akdeniz Karadeniz / Karneleri isteriz / Eğer kötü olursa / Yırtar yırtar atarız…” Baktım artık ders yapılmayacak, karneleri dağıttım. Her öğrenci çalışmasına göre kimi sevindi, kimi üzüldü. Hepsi de tek tek elimi öpüp gittiler. Ben öğretmenliğimin ilk karnesini dağıttığım için iyice duygulanmıştım. Hele tayinimi başka yere yaptırıp, öğrencilerimi bir daha görmemek de beni başka şekilde üzüyordu.

Karneleri verip eve geldim. Ne yapacağımı tam kararlaştırmış olmamakla beraber, hanıma dedim ki:
– Hanım şu eşyaların göçe hazır olsun, çünkü ne yapacağım belli olmaz.

Hemen hanım sevinerek eşyaları toparlamaya başladı. Ben de çıkıp Beypazarı’na gittim. Bir kamyon kiralayıp getirdim. Meğer hanım da bütün eşyaları denklemiş. Kamyonu görünce bütün köylü akıştı. Bekçi Mehmet dayı tüfeğini alıp kamyonun yanında bizi bekledi. Öğrencilerim de bir kamyonun o yanına, bir kamyonun bu yanına geçip ağlaşıyorlardı… Arasıra:
– Öğretmenim, bizi bırakıp gitme. Sana birşey diyen olursa, hepimiz senden yanayız ve hazırız.
Ben de şöyle teselli ediyordum onları:
– Merak etmeyiniz, sevgili öğrencilerim; inşallah onbeşgün sonra yine gelirim.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s